“Geçen yine mütevelli heyeti ile yemek yiyoruz..” #fellow2014

Merhaba Sevgili Dinleyenler

Sıradaki şarkımız sevip de inancı olanlara, girişip de mutlu olanlara gelsin.

 

4 yıl önce tam bu zamanlardı sanırım, 3 yakın arkadaş bir kafede oturup kahve içtiğimiz, her yeni üniversiteli gibi okullarımızı övdüğümüz bir konuşmanın içindeydik. Nasıl başladı bilmiyorum ama aramızdaki en yetkili abi olan Candeniz’in; sevgili Erhan Erkut, Muhtar Kent ve Hüsnü Özyeğin’in başarı dolu hayat hikayelerini bizimle paylaştığı andan itibaren üçümüzde de bir kıpırdanmalar başladı. Öyle mi olmuş, sahi mi, ya inanamıyorum çok iyi gibi tahmin edebileceğiniz nidaların havada uçuştuğu bir sohbetin beni bu kadar heyecanlandıracağını tahmin etmiyordum. Evet o zamanlar üçümüzün de en sevdiği program Dragon’s Den’di. Bu nedenle binlerce ismin ardı ardına tek cümlede kurulduğu, yalnızca girişimler hakkında konuşmanın bile bizi inanılmaz heyecanlandırdığı bir andan bahsediyorum. Birimiz kod yazmayı bilse, inanın tam o anda bir girişime imza atabilirdik.
Zamanın en önemli girişimlerinden Yemeksepeti ve Markafoni’den bahsederken, herkes gibi “ah be benim de aklıma gelmişti aslında” dediğimizi hatırlıyorum, “Dur ya aslında ben şöyle bir şey düşünüyorum” diyen Fatih’e, “O da yapıldı ” diyen Candeniz abimizse tabiri caizse yetkisini sonuna kadar kullanıyordu.

 

“Bizim okulda bir çocuk var, Nevzat Bey’le fotoğrafı var”– vaaoov-, “Hele bir tanesi var Sina Bey’in elini sıkmış”– yoook artık-, “Oğlum o da bir şey mi bizim Alican Erol Bey’le konuşmuş”, -şaka yapıyorsuuun- gibi konuşmalar devam ededursun, içimizde en derinde hissettiğimiz o heyecanı ancak üçümüz anlayabiliyorduk. Yan masada neyden bahsettiğimizi anlamayanlar bile vardı ama ben o cafede yalnızca üçümüzün olduğunu ve çevremizi sarmalayan heyecan çemberini görebiliyordum.

 

“Nasıl başlıyor bu insanlar?” dedim. “Devamını bir şekilde sağlarsın ama nereden başlayacağız, bizim tanıdığımız biri bile yok?” derken kafa kafaya verip üç çözüm yolu ürettik.

 

1- Sina Afra’nın arabasının önüne kendimizi atabilirdik.

2-Garson kılığında katıldığımız bir yatırım buluşmasında, kahve koyma bahanesiyle “2 şeker mi alırdınız , 2 dakikalık asansör konuşması mı?” cümlesini yönlendirebilirdik.

3-Girişim programlarına katılabilirdik.

 

Bana 1 ve 2 hala mantıklı gelse de 3. Maddenin yakın zamanda gerçekleşeceğini öğrendiğimde “Denemekten zarar gelmez” dedim. Böylece “Gençler için Girişimcilik Eğitimi” adı altında gerçekleşen KOSGEB eğitimi ile girişimcilik dünyasına adım attım. Eğitim sonunda bir çiğ köfte dükkanı açacağıma ben bile inanmaya başlamıştım ki bu eğitimin yalnızca başlangıç olduğunu anladım ve çok geçmeden en sevdiğim ortağım Gökçe ve ben ilk girişim projemizle Özyeğin Üniversitesi’nde gerçekleştirilen Sosyal Değişim Lab’a kabul edildik. Kendimi, geleceğimi, hayallerimi, Gökçe’yi en iyi tanımaya başladığım zamandı diyebilirim.

 

Sonra ne oldu? Sonra birbirinden güzel yarışmalar oldu, eğitimler oldu, ödüller oldu. Ancak onlar başka bir yazının ayrıntısı olsun.

 

Sonra ne oldu biliyor musunuz, görüp görebileceğiniz en güzel afişlerden birini gördüm. Başvurunun bitmesine daha çok vaktim olsa da, sanki “Bugün bitiyor başvurmuyor musun Mügecim” diyorlarmış gibi ne ara linke tıkladım ne ara yazıları hatmettim bilmiyorum.

 

Hayatta korktuğun en büyük şey ne deseler, ekran önü derim. 2. Aşama’da korkularımla yüzleşmem için yerleştirilmiş motivasyon videom yer alıyordu. Bense her zaman yanımda olan dünya güzeli arkadaşlarımdan rica ettim, kendi videom diye demiyorum sevimli enfes bir video hazırladık. Bu aşamayı da geçtiniz maillerinden sonra en çok merak ettiğim mülakat kısmını şahane bir günle tamamladım. Bkz: https://fellowsdiaries.wordpress.com/2014/10/29/hanimis-fellow/

 

Ve ilk gün. Sina Afra’yla tanışacağımız o gün tam 4 yıl öncesini hatırladım. O 4 yıl önceki heyecanı yaşadım. Ve herkesten önce değerlilerim Candeniz’le Fatih’i aradım. “Abicim inaaanılmaz bir gündü” diye telefona sarıldım. Anlatılmaz yaşanır denir ya öyle bir şey. Doğru cümleleri bulamadığım, heyecanımı aktaramadığım bu günümü anlatmamı istediklerinde “Ya Ricky Martin ile tanışmak nasıl bir duyguysa, benim için de Sina Afra’yla tanışmak öyle” diyerek hayranlığımın boyutunu, gündemi 90’lar pop gençliğine bağlayarak aktardım.
Vakfa girdikten sonra günlük konuşmalarımız değişmeye başladı. “Geçen yine mütevelli heyeti ile yemek yiyoruz, espriler havada uçuştu” larla başladı. “Aaa vakıftan mail gelmiş bi saniye cınım sana dönücem”lerle devam etti.
Beni en çok etkileyenlerden biriyse sevgili Erol Bilecik’in “Maça gidelim mi sevgili fellowlar” maili ile başladı. O gün vakfa olan aidiyetimi iki kat arttıran hayal gibi bir gün geçirdik. Ardından aldığım tweet ise 4 yıl önceki Müge’yi sımsıkı saran bir ailenin içinde yer aldığımı anlatan, her gördüğümde ilk defa okuyormuşçasına gülümseten en güzel hediyeydi.

 

0 Shares:
Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şunlar da Hoşunuza Gidebilir

Campus Madrid

Geçen sene Ocak ayında Campus Israil'e gittiğimden beri Google'in Campus adı altında kurduğu bu alt yapının aslında ne kadar değerli ve ülkemizde de keşke bu denli gelişmiş bir sistem olmasını dilediğim yerlerden biri olduğunu fark etmiştim. Bu yıl, 6 ay boyunca Madrid'de okurken ve her şehir kendi ekosistemi içinde gelişir, kavrulur; ve aslında girişimcilik bir nevi kendi kendini kuran bir sistemse her şehrin kendine özgü bir girişimcilik ruhu, yapısı olmalı diye düşünürken karşıma yine bir Campus çıktı.

4 Kadın, 4 Sandalye, 1 Ofis

Girişimcilik Vakfı’nın, şimdilik, tek mimar adayı Fellowuyum. Fellowların lisans eğitimlerinin tıp, genetik gibi branşlara kadar geniş bir spektruma…